📺 Trenden Bildiriyorum

TB129 Trenden Bildiriyorum – Bırakma Sanatı

Sezon 2 Bölüm 129 ⏱ 00:24:35 Podcast Özel

Ömer Hoca bu hafta, iyileşen adımlarıyla çok özlediği Ankara Ekspresi’ne geri dönüyor ve İstanbul’a doğru yola çıkarken kontrol tutkumuza meydan okuyan “Bırakma Sanatı”nı masaya yatırıyor. Yazar Chris Essey’in Budizm ve Stoacılık felsefesini harmanlayan makalesi eşliğinde, ipleri sıkı sıkıya tutmak yerine salıvermenin getirdiği o sessiz özgürlüğü konuşuyoruz.

Bu Bölümde Neler Var?

Mutluluğun Basit Denklemi

Hayatımızdan “Ben” (Ego) ve “İstiyorum” (Arzu) kelimelerini çıkardığımızda neden geriye sadece saf mutluluk kalır?

Kontrol İllüzyonu vs. Çabasız Eylem

Geçmişte savunduğumuz katı sistemlere ve “Acımasız Önceliklendirme”ye (TB114) karşı, rüzgarda esneyen sazlıklar (TB53) gibi akışta kalabilmek mümkün mü?

Bataklık Metaforu

Karşılaştığımız sorunları veya aksilikleri hemen çözmek için çırpınmak bizi neden daha da dibe çeker? Bırakmak (Letting Go) neden bir pes ediş değil, tam aksine yüzeye çıkış anıdır? (TB41’e atıf)

Zorunlu Molanın Öğrettikleri

Ömer Hoca, ayağındaki çatlak yüzünden evde geçirmek zorunda kaldığı 3 haftalık durgun süreci, öfke ve kontrolden ziyade “bırakma sanatıyla” nasıl bir içsel keşfe dönüştürdüğünü anlatıyor.

Bu bölüm; her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan yorulanlar, mutluluğu hep “bir sonraki başarıda” veya “yeni bir eşyada” arayanlar ve ipleri gevşetip hayatın akışına güvenmek isteyen herkes için felsefi bir duraklama anı.

Geri bildirimlerinizi ve önerilerinizi podcast@markamutfagi.co adresine iletebilirsiniz.

Künye:

  • Türkçe İsmi: Bırakma Sanatı
  • İngilizce İsmi: The Art of Letting Go
  • Yazar: Chris Essey
  • Link: https://medium.com/@chris.essey/the-art-of-letting-go-6c7ae93b20da

Metin: Ömer Karapınar

Kurgu: Zöhre İkbal Kaya

Teknik Koordinatör: Ayşe Nur Yetiş

Bölüm Metni Giriş: 

Selamlar değerli “her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan yorulanlar” ve “mutluluğu bir varış noktası sananlar”! “Trenden Bildiriyorum” podcast’inin yüz yirmi dokuzuncu bölümüne hoş geldiniz. Ben Ömer Karapınar.

Ah, bu sesi, bu kompartımanı, bu sarsıntıyı ne kadar özlemişim! Ayağımdaki o ufak çatlak tamamen iyileşti ve üç haftayı aşkın bir aranın ardından nihayet evime, yani Ankara Ekspresi’ndeki odama kavuştum. Ankara’dan yola çıktık, Polatlı’yı az önce geride bıraktık ve o büyük kaosa, İstanbul’a doğru ilerliyoruz. İnsan bazen zorunlu olarak durduğunda, yolda olmanın o akışkan özgürlüğünü çok daha derinden hissediyor.

Bugün, o “akışkan özgürlüğü” ve zihnimizdeki o sıkı sıkıya tutunduğumuz ipleri salıvermeyi konuşacağız. Masamızda yazar Chris Essey‘in “The Art of Letting Go” (Bırakma Sanatı) başlıklı harika makalesi var.

Hatırlarsanız daha yakın zamanda 114. Bölümde (TB114) Avi Siegel ile “Acımasızca Önceliklendirmeyi”, hayatımızın iplerini ve kontrolünü diplomatik incelikleri bir kenara bırakarak sımsıkı tutmayı konuşmuştuk. Hatta 16. Bölümde (TB16) olayları akışına bırakmak yerine, etrafımızı sarsılmaz sistemlerle örmeyi savunmuştuk. Ancak bugün, direksiyonu tamamen bırakmanın, o sıkı sıkıya tutunduğumuz ipleri salıvermenin sanatına odaklanıyoruz.

Budizm’in ve Stoacılığın o kadim bilgeliğiyle, mutluluğun peşinden koşulacak bir şey değil, “bıraktığımızda” geriye kalan şey olduğunu keşfedeceğiz. Kahveniz hazırsa, ipleri gevşetmeye başlayalım.


1. Mutluluğun Basit Denklemi: “Ben” ve “İstiyorum”

Yazıdan Alıntı: “Bir adam Buda’ya ‘Ben mutluluk istiyorum’ (I want happiness) der. Buda şöyle cevap verir: ‘Önce egoyu temsil eden ‘Ben’i (I) çıkar. Sonra arzuyu temsil eden ‘istiyorum’u (want) çıkar. Bak, şimdi geriye sadece mutluluk (happiness) kaldı.’ Bu sözün gerçekten Buda’ya ait olup olmadığına dair kesin bir kanıt olmasa da, ruhsal olarak doğru hissettiriyor. Budist düşüncenin özünü yakalıyor: Bağlılıkların nasıl acı yarattığını, egonun algıyı nasıl bulanıklaştırdığını ve arzunun, zaten içimizde olan bir şeye ulaşmak için bizi nasıl sonsuz bir çabaya sürüklediğini anlatıyor…

Mutluluk, terfi etmek veya yeni bir şey satın almak gibi ‘elde edilecek’ bir şey değil; kavramayı bıraktığımızda sessizce geriye kalan şeydir.”

Ömer Karapınar: Bu hikaye, kelime oyunlarının ötesinde devasa bir felsefi tokat aslında. Bizler mutluluğu hep “eklenecek” bir şey sanıyoruz. Daha iyi bir maaş eklensin, daha güzel bir ev eklensin, daha fazla saygı eklensin… Oysa Chris Essey’in ve kadim felsefenin söylediği şey tam tersi: Mutluluk bir çıkarma işlemidir.

128. Bölümde (TB128) “Aşırı Düşünme”nin (Overthinking) beyni nasıl rölantide bağıran bir araba motoru gibi tükettiğini konuşmuştuk. O motor neden bağırıyor? Çünkü sürekli “Ben şunu başarmalıyım, ben bunu elde etmeliyim” diyoruz. İşte o “Ben” ve “İstiyorum” kelimelerini cümleden çıkardığımızda, motor o yıpratıcı sesi kesiyor ve geriye sadece var olmanın o saf sakinliği, yani mutluluk kalıyor.


2. “Ben” (Ego): Sürekli Dolmayan O Delik Kova

Yazıdan Alıntı: “Buda’nın çıkardığı ilk kelime ‘Ben’dir. Zararsız görünür ama dünyanın ağırlığını taşır. ‘Ben’ şunları söyleyen sestir: Daha fazlasını hak ediyorum. Daha ileride olmalıyım. Kendimi kanıtlayana kadar yeterli değilim. Modern hayat bu zihniyeti ödüllendirir. Bize ‘kişisel markamızı’ oluşturmamız, öne çıkmamız, özel olmamız söylenir. Ancak egoyu ne kadar beslersek, o kadar acıkır. Tıpkı bir eleğe su dökmek gibidir; onu doldurmaya asla yetmez… Egonun ‘Ben’ tutuşunu gevşettiğimizde, hayatı özel bir performans olarak değil, paylaşılan bir deneyim olarak görmeye başlarız.

Trafik sıkışıklığı artık kişisel bir haksızlık değil, her biri evine gitmeye çalışan binlerce insandır. İş arkadaşının eleştirisi bir hakaretten çok, sabır pratiği yapmak için bir fırsata dönüşür.”

Ömer Karapınar: Egoyu sıfırlamak kendini yok etmek değil, tam aksine kendini özgürleştirmektir. 34. Bölümde (TB34) Nour Boustani ile “Kontrolü Bırakınca Hayat İlerler” demiştik. Egoyu kontrol etmeye çalışmak, her olayda “Bunu bana nasıl yaparlar?” diyerek başrolü oynamaya çalışmak bizi inanılmaz yoruyor.

Oysa Stoacıların dediği gibi, hepimiz bu büyük tiyatro oyununda sadece aktörleriz. Trafikte korna çalan adam sizin egonuza saldırmıyor; o sadece kendi hayatının stresiyle başa çıkmaya çalışan bir başka oyuncu. O “Ben” kelimesini aradan çektiğinizde, dünya size saldıran bir düşman olmaktan çıkıyor, sadece kendi halinde akan bir nehre dönüşüyor.


3. “İstiyorum” (Arzu): Hedonik Adaptasyon Koşu Bandı

Yazıdan Alıntı: “Sırada ‘istiyorum’ var. Arzu, ekonomimizi ve yorgunluğumuzu aynı anda yönlendirir. Uyandığımız andan itibaren sahip olmadığımız şeylerin hatırlatıcılarıyla bombardımana tutuluruz: Daha iyi bir cilt, daha iyi evler, daha iyi hayatlar. Stoacılar buna ‘hedonik adaptasyon’ derler; ne kadar kazanırsak kazanalım, hızla tatminsizliğe dönme eğilimimiz. Arzu bizi bir koşu bandında tutar ve hareketi, anlam ile karıştırmamıza neden olur… Marcus Aurelius günlüğüne şöyle yazmıştı: ‘Mutlu bir yaşam için çok az şeye ihtiyaç vardır; hepsi kendi içinizdedir, düşünce tarzınızdadır.’

Stoacılık, akıllıca arzu etme sanatını öğretir. Kontrol edemeyeceğimiz şeyleri kovalamak yerine, arzularımızı erdemle; cesaret, ölçülülük ve bilgelikle hizalarız. Sahip olmayı istemekten, ‘olmayı’ istemeye geçeriz. Sabırlı olmak. Dürüst olmak. Nazik olmak.”

Ömer Karapınar: “Hareketi, anlam ile karıştırmak.” Modern çağın en büyük yanılgısı bu değil mi? Sürekli bir şeyler istiyoruz, o koşu bandında kan ter içinde kalıyoruz ve çok yorulduğumuz için çok anlamlı bir hayat yaşadığımızı sanıyoruz.

Bu noktada 53. Bölümde (TB53) Sadhvi Pharasi ile konuştuğumuz “Wu Wei” (Çabasız Eylem) felsefesini hatırlamamak elde değil. Orada fırtınada dimdik durmaya çalışıp kırılan devasa ağaçlara karşı, rüzgarda esneyen ama asla kırılmayan sazlıkların metaforunu kullanmıştık. Arzu, bizi o kırılan ağaçlar gibi katılaştırıyor. “Şunu elde etmeliyim” diye fırtınaya direniyoruz. Oysa arzuyu (“istiyorum” kelimesini) çıkardığımızda, bir sazlık gibi rüzgarla esnemeyi, hayatın akışına uyum sağlamayı öğreniyoruz.


4. Geriye Kalan: Yeterlilik ve Boşluk

Yazıdan Alıntı: “Ben’i çıkarın. İstiyorum’u çıkarın. Geriye ne kaldı? Mutluluk. Ama havai fişekli bir mutluluk değil. Yeni bir şey almanın heyecanı veya iyi bir haberin yarattığı o yüksek coşku değil. Bundan çok daha sessiz, fırtınadan sonraki bir açıklık gibi…

Hayatın bize daha fazlasını borçlu olduğunda ısrar etmeyi bıraktığımızda, hayat bir hediye gibi hissettirmeye başlar. Artık işlerin farklı olmasını arzulamadığımızda, halihazırda güzel olanı fark ederiz: Mutfak tezgahındaki güneş ışığı, çocuğunuzun kahkahasının ritmi, paylaşılan bir yemeğin sıcaklığı. Bunlar büyük anlar değildir. Ego veya arzu sisi olmadan açıkça görülen sıradan anlardır.”

Ömer Karapınar: Bu satırları okurken içimin nasıl ferahladığını kelimelerle anlatamam. Hepimiz mutluluğu o “havai fişekli” anlarda arıyoruz. Bir ihaleyi kazandığımızda, terfi aldığımızda, çok para kazandığımızda… Ama o havai fişekler patlıyor, birkaç saniye gökyüzünü aydınlatıyor ve geriye yine karanlık ve o barut kokusu kalıyor.

Oysa Chris Essey’in bahsettiği mutluluk, o “yeterlilik” hissi, havai fişek değil; mutfağın penceresinden içeri süzülen sükunetli güneş ışığıdır. Benim kendi hayatımda da öyle oldu. Ajans büyüsün, ödüller alalım diye yırtındığım o dönemlerin hiçbirinde, sadece kendimle kalıp “Şu an nefes alıyorum ve bu yeterli” dediğim sıradan bir akşamüstü kadar huzurlu hissetmedim.


Bataklıktaki Çırpınışı Durdurmak

“Değerli dinleyenler, Ankara Ekspresi Polatlı’yı geçip geceye doğru akarken, üç haftalık zorunlu molamın ardından bana en iyi gelen şeyin bu ‘Bırakma Sanatı’ olduğunu fark ediyorum.

Ayağım çatladığında ilk hissettiğim şey büyük bir öfke ve kontrol kaybetme paniğiydi. ‘Toplantılarım var, İstanbul’a gitmem lazım, neden şimdi?’ diye isyan ettim. Hayatı, bedenimi ve takvimimi kontrol etmek istedim. Ama sonra, 41. Bölümde (TB41) konuştuğumuz o meşhur metaforu hatırladım: Bataklık.

Bazen sorunlarımıza odaklanmak, planlarımızın bozulmasına isyan edip her şeyi kontrol etmeye çalışmak, bir bataklığa saplanmak gibidir. Ne kadar çok çabalarsanız, ne kadar çok ‘Ben bunu şimdi çözmek istiyorum’ derseniz, o kadar derine batarsınız. Bırakma sanatı (Letting Go), pes etmek veya yenilgiyi kabul etmek değildir. Bataklıkta çırpınmayı durdurup yüzeye çıkmaktır.

Ayağımın iyileşmesini beklediğim o üç haftada, ‘Ben’i ve ‘İstiyorum’u aradan çekmeye çalıştım. ‘İyileşmek istiyorum’ demek yerine, ‘Şu an dinlenmem gerekiyor’ dedim. Ve inanın bana, o sessizlikte, evdeki çalışma masamın etrafında, koşuşturmacanın içinde asla fark edemeyeceğim güzellikler keşfettim.

Sizden ricam şu: Bugün, hayatınızda sıkı sıkıya tuttuğunuz, uğruna savaştığınız ama sizi sadece tüketen o iplere bir bakın. O terfiyi, o takdiri, o ‘haklı çıkma’ arzusunu bir anlığına bırakın. Bu bir vazgeçiş değil; kendi içinizde huzurun, yani mutluluğun nefes alabileceği o boşluğu açmaktır.

Trenimiz karanlığı yararak İstanbul’a doğru ilerliyor. Ben yeniden yollarda olmanın, ama bu kez direksiyonu hayatın akışına biraz daha bırakmış olmanın o tarifsiz hafifliğini yaşıyorum. Bir sonraki durakta, bu hafiflikle yepyeni bir konuyu konuşmak üzere. Kendinize, arzularınıza ve o güzel sessizliğinize iyi bakın. Hoşça kalın!

Close Search Window