TB130 Trenden Bildiriyorum – Sessizliğin Gücü
Ömer Hoca bu hafta, istisnai bir durak olan Samsun Havalimanı’ndan bildiriyor. Ankara’ya dönüş uçağını beklerken, TB96’da anksiyete üzerine ağırladığımız Dr. Jud Brewer’ın “The less you know, the more you say” başlıklı makalesini masaya yatırıyor. İletişimdeki laf kalabalığının ardına saklanan güvensizlikleri, uzmanlık kibrini iletişimde sessizlik ve sessizliğin içindeki o “esas” (essential) gerçeği keşfediyoruz.
Bu Bölümde Neler Var?
Mahler’in Notaları ve Esas Olan
Gustav Mahler’in “Esas olan hariç her şey notalarda yazılıdır” sözünden yola çıkarak; teknik verilerin ve strateji dokümanlarının bittiği yerde başlayan “mevcudiyet” (presence) kavramını masaya yatırıyoruz. (TB121’e atıf: Zekanın Kör Noktası)
Gürültülü Güvensizlik vs. Stratejik Sessizlik
Bilmediğimiz veya kendimizden emin olmadığımız durumlarda neden odadaki tüm havayı kelimelerimizle tüketiriz? TB112’deki “Stratejik Sessizlik” kavramına Dr. Brewer’ın klinik gözlemleriyle derinlik katıyoruz.
Sahte Empati ve Gerçek Merak
Sadece onaylayan bir iletişim mi, yoksa konfor alanımızı yıkan o “rahatsız edici” merak mı bizi gerçekten dönüştürür? TB117’deki “Açıklayamıyorsan Bilmiyorsundur” teziyle, “bilgisizliği gürültüyle gizleme” çabası arasındaki o ince felsefi farkı tartışıyoruz.
Dodo Bird Etkisi ve Mevcudiyet
İster terapi koltuğunda ister bir pazarlama toplantısında olsun; sonucu belirleyen şey hangi tekniği kullandığımız mı, yoksa karşımızdakine sunduğumuz dikkatin kalitesi mi? TB106’daki “Lazer Işını” metaforuyla mevcudiyetin gücünü yeniden yorumluyoruz.
Bu bölüm; iletişimde “sessizliğe” tahammül etmekte zorlananlar, çok konuşarak yetkinliğini kanıtlamaya çalışanlar ve insan ilişkilerinde “notalarda yazmayan” o derin bağı arayan herkes için stratejik bir duraklama anı.
Geri bildirimlerinizi ve önerilerinizi podcast@markamutfagi.co adresine iletebilirsiniz.
Künye:
- Türkçe İsmi: Ne Kadar Az Bilirsen, O Kadar Çok Konuşursun
- İngilizce İsmi: The less you know, the more you say
- Yazar: Judson Brewer MD PhD
- Link:
Metin: Ömer Karapınar
Kurgu: Zöhre İkbal Kaya
Teknik Koordinatör: Ayşe Nur Yetiş
Bölüm Metni Giriş:
Selamlar değerli sessizliğin boşluğunu laf salatasıyla dolduranlar ve odadaki tüm havayı kelimeleriyle vakumlayanlar! Trenden Bildiriyorum’un 130. Bölümüne hoş geldiniz. Ben Ömer Karapınar.
Şimdi, “Hayırdır Ömer Hoca, trenin ritmi nerede?” diyeceksiniz. Haklısınız. Bugün küçük bir istisna yapıyoruz. Ufak bir iş ziyareti için Samsun’daydım ve tam şu an havalimanı bekleme salonundan bildiriyorum. Birazdan uçağım kalkacak ve Ankara’ya doğru o tanıdık yuvaya, gece mesaisine dönüşe geçeceğim. Trenin o sarsılmaz ritmi yok belki ama yolculuk hissi hep bizimle. Üstelik bugün masamızda çok eski ve çok sağlam bir dostun yazısı var: Dr. Jud Brewer. Kendisini TB96’da “anksiyete döngüsünü merak duygusuyla kırmak” üzerine konuşurken ağırlamıştık. O zaman zihnimizi nasıl izleyeceğimizi öğrenmiştik. Bugün ise ‘Ne kadar az bilirsen, o kadar çok konuşursun’ isimli harika makalesiyle iletişimde sessizlik üzerine odaklanarak, laf kalabalığına ve ‘mevcudiyet’ yani ‘presence’ eksikliğine çok sağlam bir neşter vuruyor.
Hazırsanız, uçağın kapıları kapanmadan şu konunun derinliklerine doğru bir dalalım.
1. Mahler’in Notaları ve Bilgisizliğin Gürültüsü
Yazıdan Alıntı: “Avusturyalı besteci Gustav Mahler bir keresinde müzikal performans için şöyle demişti: ‘Esas olan hariç, her şey notalarda yazılıdır.’ Psikoterapi eğitimimin başlarında bana ‘ne kadar az bilirsen o kadar çok konuşursun’ sözü öğretildi. Bu küçük aforizmanın hedefi terapist kaygısıydı; özellikle de stajyerin güvensizliğinin laf kalabalığı olarak dışarı taşması. Ne yaptığınızı bilmediğinizde konuşursunuz. Sessizliği teoriyle, yorumlarla, hastaya hizmet ettiğini (kendi kendinize) söylediğiniz ama aslında sadece kendi yetkin hissetme ihtiyacınıza hizmet eden dikkatle gerekçelendirilmiş argümanlarla doldurursunuz.”
Ömer Karapınar: İşte daha ilk satırlardan adamı alıp duvara çarpıyor Dr. Brewer. Hatırlarsınız, TB121’de May Pang ile zekanın kör noktasını konuşmuştuk. Hani şu zeki insanların karşı tarafı ikna etmek için sürekli “ekstra bilgi” kusması ama o ekstra empati olmadan verilen bilginin sadece karşı tarafın neokorteksini kilitlemesi mevzusu. Mahler’in “esas olan” dediği şey tam olarak o işte; notalarda, yani o havalı Excel tablolarınızda veya 50 sayfalık PowerPoint sunumlarınızda yazmaz.
2. Sahte Empatiye Karşı Gerçek Merak
Yazıdan Alıntı: “Samimi bir meraka yerleşebildiğimde, seanslarda farklı bir şeyler olmaya başladı. Hastalar kendi iplerini daha uzun süre takip ettiler. Benim asla yönlendiremeyeceğim içgörüler su yüzüne çıktı. Ve çoğu zaman kendi sorularını cevapladılar, kendi kafa karışıklıklarını çözdüler, benim pek bir şey söylememe gerek kalmadan. Kendimi daha çok sorarken ve daha az söylerken buldum.
Bir piyanist notalara tamamen hakim olabilir ve yine de sahneye çıkıp teknik olarak kusursuz ama tamamen cansız bir şey üretebilir. Hassasiyeti insanları etkileyen bir şeye dönüştüren şey mevcudiyettir (presence); mevcudiyet için bir teknik veya davranış listesi değil, gerçeğin ta kendisi: insanın kendi hazırlığına değil, şu anda olup bitene gösterdiği gerçek dikkat.”
Ömer Karapınar: Bu kısmı okurken TB112’de bahsettiğimiz “Stratejik Sessizlik” kavramı zihnimde yankılandı durdu. Orada liderlerin her sessizliği kendi çözümleriyle doldurma baskısının, aslında odadaki tüm havayı nasıl gasp ettiğinden bahsetmiştik. Marka Mutfağı‘nda öğrencilerle yaptığımız o uykusuz 48 saatlik pazarlama maratonlarında (ki en son 9.’sunu devirdik), gençler bir kriz anında yanıma gelip çözüm bekliyorlar. Eskiden olsa uzun uzun sektör dinamiklerinden girip, stratejik modellerden çıkardım. Sonra fark ettim ki, sadece “Sizce neden böyle oldu?” deyip sessiz kaldığımda, o boşluğu kendi dehalarıyla dolduruyorlar.
Karşınızdakini gerçekten dinlemek, sadece onaylamak demek değildir; ona kendi gerçeğini bulması için bir alan açmaktır. Hazırladığınız cevaplara aşık olmayı bırakıp, karşınızdakinin o anki gerçekliğine merak duyduğunuzda, odanın havası değişiyor.
3. Konfor Alanını Yıkan İletişimde Sessizlik
Yazıdan Alıntı: “Merak, eğer gerçekse, sizi ara sıra rahatsız edici bir yere götürecektir. Mevcut anlatıyı doğrulamayan sorular üretecek, hastanın özenle düzelttiği çelişkileri fark edecek ve hastanın yalnız bırakmayı tercih edebileceği ipleri takip edecektir. Bu bölgeden korkan bir terapist (ister kendi çatışmadan kaçınma huyundan, ister samimi ama yanlış uygulanmış bir koşulsuz olumlu kabul taahhüdünden dolayı olsun) meraklı değildir. Sadece dikkatlidirler.”
Ömer Karapınar: Acımasızlık, en büyük nezakettir. Bunu hep söylerim. İş hayatında da böyle değil midir? B2B pazarlamada, ajans süreçlerinde veya bir şirkete danışmanlık verirken; sadece müşterinin duymak istediklerini söyleyen, her fikrini alkışlayan adamlar “dikkatli” adamlardır, “meraklı” veya “değer katan” adamlar değil.
Bakın, TB117’de Tom Froese’nin o meşhur kuralını konuşmuştuk: “Eğer açıklayamıyorsan, bilmiyorsundur.” Orada bir konuyu detaylarıyla anlatabilmeyi yüceltmiştik. Peki şimdi Dr. Brewer’ın bu “az konuş” felsefesiyle o bölüm çelişiyor mu? Kesinlikle hayır! Froese, bildiğin şeyi berraklaştırmaktan bahsediyordu. Brewer ise, bilmediğin veya yüzleşmekten korktuğun şeyi uzun cümlelerle “gizlemeye” çalışmaktan bahsediyor. Çok konuşmak bir kamuflajdır. Bazen o kamuflajı yırtıp, o rahatsız edici, o buz gibi gerçekle baş başa kalmak gerekir.
4. Uzmanlık Laneti ve Dünyayı Filtrelemek
Yazıdan Alıntı: “Beyin, dünyayı algılayışını modeller üreterek ve gelen bilgileri bu modellerden filtreleyerek inşa eder, yalnızca tahmin ettiği ile gerçekte aldığı arasında anlamlı bir uyumsuzluk olduğunda güncellenir. Terapist kim olduğuna, neyin yanlış olduğuna ve neye ihtiyaçları olduğuna dair kendinden emin bir model/dünya görüşü oluşturmuşsa, hastanın sözlerini o modelden otomatik olarak filtreleme olasılığı daha yüksek olacak ve böylece karşısında oturan asıl kişiyi güvenilir bir şekilde kaçıracaktır. Merak, modeli geçici tutarak ve yeni bilgilerin gerçekten inmesine izin vererek bunu bozar.”
Ömer Karapınar: İşte tecrübenin ve uzmanlığın getirdiği o büyük kibir! “Ben bu işin kitabını yazdım” dediğiniz an, karşınızdakini dinlemeyi bırakıyorsunuz. Kendi kafanızdaki şablona oturtuyorsunuz sadece. Geçmişte bir siyasi partiye danışmanlık yaparken tam olarak bu duvarı gördüğüm için işi bırakmıştım. O kadar eminlerdi ki kendi “modellerinden”, sahadan gelen yeni bilgiyi sadece kendi istedikleri gibi büküp filtreliyorlardı.
TB106’daki o favori metaforumuzu hatırlayın: Lazer ışını ve geniş ışık. Çok bilen, çok tecrübeli olduğunu düşünen adam, o kadar geniş ve dağınık konuşur ki, bir ampul gibi her yeri aydınlattığını sanır ama kimseyi ısıtmaz. Gerçekten o an “orada olan”, merak eden kişi ise bir lazer ışını gibidir. Tek bir noktaya odaklanır, sessizdir ama vurduğu yeri keser geçer.
Kelimelerin Ağırlığı ve Sessizliğin Özgüveni
Hacettepe Kimya’da üçüncü sınıfın sonunda, o laboratuvar önlüğünü çıkarıp “Ben bu işi yapmayacağım” dediğim o dönemi çok iyi hatırlıyorum. Hayatımdaki en büyük kırılmalardan biriydi. Etrafımdaki herkes, ama herkes konuşuyordu. Hocalar, akrabalar, arkadaşlar…
Hepsinin kafasında benimle ilgili garanti bir “üretici model”, bir şablon vardı. Bana ne kadar yanlış bir yolda olduğumu kanıtlamak için saatlerce teoriler, kariyer planları anlatıyorlardı. Çok konuşuyorlardı çünkü aslında benim içimdeki o sessiz ateşi, o “kimyayı bırakma cesaretini” anlamıyorlardı. Bilmedikleri bir hissi, çok fazla kelimeyle bastırmaya çalışıyorlardı. Ben ise o iki yıllık çalkantılı dönemde çok az konuştum. Sadece AŞTİ’ye gidip saatlerce insanları izlediğimi, kimsenin bir şey söylemesine gerek kalmadan o sessizlikte insanların koşturmacasını, vedalarını, kavuşmalarını gözlemlediğimi bilirim.
İletişimde sessizlik kavramına işte, ailede veya kendi iç dünyanızda tahammül edebilmek, aslında o kişiye ve kendinize duyduğunuz güvenin en büyük ispatıdır. BeyazNet’te masama gelen raporlar, Marka Mutfağı’nda önüme sunulan karmaşık stratejiler… Çoğu zaman bir şeylerin üzerini örtmek için yazılmış kalabalık kelimelerden ibaretler. Oysa o masada en güçlü olan, en fazla veri kusan değil; arkasına yaslanıp, gözünüzün içine bakarak o küçücük, o “esas olan” soruyu soran ve sonra susan kişidir. Sessizlik, cehaletin değil; mevcudiyetin ve özgüvenin ta kendisidir.
Sonsöz
Bu haftaki ev ödevimiz çok net. Yarın bir toplantıda, bir arkadaş sohbetinde veya çocuğunuzla konuşurken, içinizden o çok bildiğinizi sandığınız harika tavsiyeyi fırlatmak geldiğinde… Sadece beş saniye durun. Yutkunun. O tavsiyeyi geri çekin ve sadece “Bu konuda sen ne hissediyorsun?” diye sorun. Karşınızdakine kendi çözümünü bulması için o boşluğu verin. Bakalım odanın enerjisi nasıl değişecek.
Artık Samsun’dan ayrılma vakti. Uçak kapıya yanaştı. Bir sonraki bölümde, yeniden o rayların üzerinde, yepyeni bir durakta buluşmak üzere. Kendinize dikkat edin ve konuşmadan önce iletişimde sessizlik anlarının gücünü bir kez olsun dinlemeyi unutmayın. Hoşça kalın!